ne izlesem? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ne izlesem? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2013 Pazartesi

We Will Rock You

Esasında bu ayın başında, ilk gösterisine gitmiş ve yorumumu bi an önce yazıp gidip gitmemek konusunda kararsız olanlara yardımcı olmak istemiştim; ancak bu aralar yine çok yoğun olduğumdan fırsat bulamamıştım. Bu yazı şu an işinize yaramayacak bir bilgi olacak ama belki ileride yarar; kim bilir.

Bu gittiğim ve beğendiğim ikinci İngiliz müzikali oldu. Gerçekten çok güzeldi. Ama tabi ki bunda Queen şarkılarının payı çok büyük. Çünkü olay müzik ve dans. Koreografi güzel; dekor sıradan; ışık kullanımı başarılı; şarkı seçimleri ise muhteşem. Ülker Arena'da izlediğim diğer gösterilerin aksine bu gösteride ses sistemi kusursuzdu; çok yüksek seste bile seste dağılma; anlaşılırlığını yitirme gibi sorunlar olmadı.

Bu gösteride memnun olduğum bir diğer husus da daha önce olmadığı için eleştirdiğim hediyelik eşya standının bu gösteride olmasıydı. Hatta ben "Biletix" sayesinde bir T-Siirt kazandığım için çok da mutluydum. Erken gittiğimizden heme tuvalette üstüme giyip gösteriyi üzerimde T-shirt'ümle izledim. :))



Kısaca müzikalden de bahsedecek olursam; gelecekte, günümüzden 300 yıl sonrasında "Iplanet" gezegeninde tamamen sanal denilebilecek gerçeklikte bir hayat yaşamaya başlamış insanoğlu. Müzik yapmanın yasak olduğu dünyada gençler, sadece kendilerine dinletilen müziği dinleyebiliyorlar. Rock&Roll'un yasaklandığı ve hatta unutulduğu dünyada bir kurtarıcının geleceğine dair inananlar arasında bir efsane dolaşıyor. Ve günlerden bir gün bulunan bir gitar ile birlikte gençler gerçek müzikle tanışırıyorlar.

Müzikal barkovizyonda Türkçe alt yazılı olarak sergilendi. Bu İngilizceyi çok iyi bilmeyenler için bence güzel düşünülmüş bir fikir. Ancak orası sahneden biraz uzak olduğundan oraya sürekli bakanlar gösteriyi rahat izleyememiş olabilirler. 

İlk yarısı ikinci yarısına kıyasla daha sıradan olan müzikalin ikinci yarısı hatta üç şarkılık finali tek kelimeyle muhteşemdi. Finali ayakta, şarkılara eşlik ederek izledik. Kalabalığa kalmamak için ya da bilemediğim başka tür gerekçelerle alkış sırasında koşarak salonu terk eden zeki arkadaşlar için çok üzgünüm; çünkü "Bohemian Rapsody" ile yapılan esas finali kaçırdılar. Şarkıların yanı sıra çok güzel esprileri ve çok manidar göndermeleri olan müzikali ben çok beğendim. Dediğim gibi geç gelen bir yazı oldu ama belki ihtiyaç duyanlar olabilir. İleride ya da başka bir yerde izleme imkanı olanlar kaçırmasınlar bence diyerek hiçbir şeyin tam olarak anlaşılmadığı fotoğraflar ile sizleri baş başa bırakıyorum :))








21 Nisan 2013 Pazar

Modern Romeo & Juliet



Geçen haftalarda American Dance Theatre Odyssey tarafından sahnelenen "Modern Romeo & Juliet" dansını izleme imkanım oldu. İstanbul'da olmanın en güzel yanı sanırım bu; tüm etkinliklere katılabilmek.. :))

Benim gibi Modern dans ve pop müzik sevenler için gerçekten çok güzel bir gösteriydi. Beyonce, Justin Timberlake, Enya, Ricky Martin gibi dünyaca ünlü yıldızların şarkıları eşliğinde çeşitli dans stilleri ile dans eden grup, 2006 yılından bu yana Utah eyaletinin en iyi dans grubu olarak seçiliyormuş.

Juliet'in ailesi Latin/Salon; Romeo'nun ailesi ise hip hop dans performansı sergileyerek yeri geliyor kapışıyor; yeri geliyor savaşıyorlar. Olan zavallı sevenlere oluyor; ama seyirci olarak da en güzel dans performansını izlediğimiz bölüm geldiği için iki aileye şükranlarımı sunuyorum. Zira Romeo'nun, Juliet'in ölü zannettiği bedeni ile gerçekleştirdiği dans inanılmazdı. İkisi arasında tüm gece boyunca olmadığını düşündüğüm kimya, uyum ne derseniz adına, son dansta vardı.

3 günlük bir zaman dilimi için buradaydı gösteri; yani çoktan gitti. Daha önce yazmak mümkün olmadı bu yazıyı ama bir daha gelecek olursa aklınızda bulunsun. Son olarak alkış sırasında çektiğim tek fotoğraf karesini de paylaşayım.



Modern  Romeo & Juliet

18 Mart 2013 Pazartesi

Cirque Du Soleil Michael Jackson The Immortal World Tour



Cuma akşamı biletlerini çok önceden aldığım Cirque Du Soleil Michael Jackson The Immortal World Tour vardı. Bu Cirque Du Soleil'in izlediğim üçüncü gösterisi oldu. Umarım diğer gösterilerini; özellikle de zamanında imkan yaratabilecek olmama rağmen izleyemediğim ve bundan dolayı pişmanlık duyduğum KA'yı bir gün izleme fırsatı bulurum. 

Bu gösteriye gelecek olursak; diğer ikisinden format olarak epeyce farklıydı; ki esasında bunun bir dans konseptli yapılmış olduğu düşünüldüğünde beklenen bir olaydı. O yüzden diğerleriyle kıyaslamak çok anlamlı olmayacağından bu gösteriyi tek başına değerlendirmek lazım.


Cirque Du Soleil Michael Jackson The Immortal World Tour

Öncelikle şunu belirtmek lazım; ben ilk akşamında izlediğimden belki diğer gösterilerde olmayan aksaklıklar bizde olmuş olabilir. İki ayrı dansta kostümlerden birinin ışıkları yanmadı. Kalabalık olan dansta yanmayan kostüm bir şeklide arada kaybolsa da dörtlü olan dansta çok barizdi. Hele ki arkadaki barkovizyona yansıyan görüntünün canlı olmadığı ve oradaki görüntülerde o dansçının kıyafetinin de ışıkları yandığı görüldüğünden daha da dikkat çekiciydi. Ama böyle söylediğime bakmayın bu sadece ufak bir kusurdu. 

Gösterinin esas problemi ses sistemindeydi. Tam olarak ne kaynaklıydı bilmiyorum ama ya ortamın akustiğinde ya da ses sistemi ve dolayısıyla ses ayarlamalarında ciddi anlamda sorun vardı. Yer yer rahatsız edici yükseklikte; basların ve tizlerin çok baskın olduğu; şarkı sözlerinin ve dolayısıyla Michael Jackson'un sesinin doğru düzgün anlaşılmadığı bir durum söz konusuydu. Hatta öyle ki yanımdaki arkadaşım onun sesi olmadığını bir başkasının söylediğini bile iddia edebildi.

Sinir olduğum bir diğer husus da gösteriyle değil anlayışla alakalı bir husus. Ben gittiğim özel gösteri ve yerlerden ufak da olsa bir hatıra almayı severim. Örneğin bir magnet, bir kar küresi ya da t-shirt. Eminim benim gibi bir sürü insan vardır. Bu gösterilerin çok güzel hatıralıkları olmasına rağmen ne bunun ne de Eylül ayında izlediğim Alegria'nın hediyeliklerine dair bir satış standı kurulmamıştı.

Tüm sorunlar bir yana muhteşem diyemeyeceğim ama kesinlikle çok güzel bir gösteriydi. Michael Jackson'ın fenomen haline gelmiş 20 parçası eşliğinde sergilenen görsel bir şölendi. Özellikle "I Just Can't Stop Loving You" şarkısı eşliğinde yerden kaç metre yukarıda dans eden çiftin sahne performansı muhteşemdi. Ayrıca "Dangerous", "Thriller" ve "Billie Jean" şarkıları eşliğindeki danslar süperdi. Ve tabi ki iki bayan müzisyenin performansı hayranlık uyandırıcıydı.

Uzun lafın kısası çok emek harcanmış, aldığının karşılığını veren, keyifli bir gece geçirmenizi sağlayan, iyi ki gitmişim dediğim güzel bir gösteriydi.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Rihanna Geliyormuş Gidelim Dedik

Ehhh İstanbul'un nimetleri, güzellikleri bitmek bilmiyor benim için. Biraz fazla oldu bu ara ama yapacak bir şey yok. Dediğim gibi madem 35 yıllık memleketimi bırakıp buraya geldim; bari değsin.


İlk defa bir dünya starını izleme imkanım olacak. Merakla bekliyorum. Umarım bekleyişime değer.

5 Şubat 2013 Salı

İstanbul'da Yaşam

İstanbul'da olmanın en güzel yanı benim için her türlü aktiviteye acaba o hafta sonu ayarlayıp gidebilir miyiz; ya da "tüh hafta içiymiş" demeden bilet alıp gidebilecek olmak sanırım. Gerçi geldiğimizden beri henüz tiyatroya gitme fırsatımız olmadı ama gitmeyi çok istediğim iki aktiviteye biletlerimizi aldım. Biri daha önce iki kere izleme fırsatını bulduğum Cirque du Soleil'in yeni şovu "Michael Jackson The Immortal" diğeri de Londra'ya gittiğimde izleyip bayıldığım İngiliz müzikallerden biri olacağını tahmin ettiğim ve Queen'in muhteşem şarkıları ile harmanlanan "We Will Rock You"




Madem buradayım öyleyse her fırsatta bunu değerlendireyim; öyle değil mi?

19 Eylül 2012 Çarşamba

Venedik Taciri

Devlet tiyatrolarının sezonu kapandı. Ama ben kapanmadan önce son olarak "Venedik Taciri"ni izleme imkanı buldum. 

William Shakespeare’nin yazdığı oyun yaklaşık 2 saat 20 dakika sürüyor. Kalabalık oyuncu kadrosunun göz doldurduğu oyunda en büyük sorun müziklerdeydi. Müzik sesi o kadar rahatsız edici yükseklikteydi ki bazen kendimizi diskoda zannettik. Ayrıca sürekli olarak hareket halindeki dekor insanı yorsa da genel hatlarıyla izlenebilir bir oyundu.
Konusuna gelirsek tüccar Antonio evlenmek için paraya ihtiyacı olan dostu Bassanio için tefeci Shylock’tan borç alıyor. Faize karşı olduğundan borcu ödeyemeyecek olursa (ki bir sürü gemisi olduğundan böyle bir ihtimali dahi düşünmüyor) vücudundan yarım libre et kesilmesi konusunda bir senede imza atıyor. Senedin vadesi geldiğinde yaşananlar ise tam bir seyirlik.
İlk yarısının daha sıkıcı, ikinci yarısının ise daha izlenebilir olduğu oyunun en enteresan kısmı en yakın dost oldukları iddia edilen Antonio ile Bassanio arasındaki elektrik. Dosttan öte bir ilişki varmış gibi görünmekle birlikte ötesine dair en ufak bir söz söylenmiyor ya da olay yaşanmıyor. Belki de bu yüzden bu sallantıdaki hali biraz rahatsız ediyor. Eğer vardıysa ki bence yoksa Antonio’nun oyunculuğundan bir sorun var, keşke bazı şeyler açık açık ifade edilebilseymiş. Ama çekincelerini de anlıyorum.
Neticede ortaya izlenebilirin ötesinde bir oyun çıkmış. Ancak sezon kapandığından izlemek isteyenlerin önümüzdeki sezonu beklemeleri gerekecek. Daha detaylı bilgi, tanıtım videosu ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının sitesini ziyaret edebilirsiniz. Buraya buyrunuz.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Antigone


Neredeyse yeni sezon açılacak hala anlatılmayan 2 oyun var. Neyse haydi biriyle başlayalım. Ankara’ya turneye geldiğinde İstanbul Devlet Tiyatro’sunun oyunu "Antigone”u izleme imkanı buldum. Sophokles’in yazıp Kenan Işık’ın yönettiği tek perdelik oyun yaklaşık 1 saat 40 dakika sürüyor. 

Oyun bir silah sesinin ardından açılıyor. Hoperlörden gelen ön bilgilendirme dekorun üzerinden akarak gidiyor. Dekor bende tam bir Nemrut havası yarattı ve bir kez daha orayı ne kadar çok görmek istediğimin farkına vardım. Yaklaşık 15 dakikalık bu anlatım ile hikayeye ve karakterlere dair gerekli olan ana bilgilere sahip oluyor ve oyunu daha rahat anlamak için hazır oluyoruz.

Ana konuya gelirsek Thebai Kralı Oidipus’un ölümünün ardından krallığı oğulları sırasıyla yönetmeye karar veriyorlar. Ancak sıra diğer kardeşe geçeceği sırada tahtı terk etmek istemeyen kardeş savaşa tutuşur ve her ikisi de ölerek tahta varis başka erkek olmadığında yönetim Oidipus’un karısının kardeşi Kreon’a geçer. Kreon taht sırası gelen kardeşi yüceltirken tahtı terk etmek istemeyen kardeşi lanetler ve gömülmeyip cesedinin kurda kuşa bırakılmasını emreden. İşte bu emre karşı çıkan kız kardeş Antigone’un ve bu vesileyle yaşananların hikayesi.

Oyuncular genel olarak normal bir performans sergilemişler. Öyle çok aralarından sıyrılan ya da akılda kalan bir performans olmadı. Oyunun tek perdede bitirilmesi ise yerinde bir karar olmuş bence. Evet normal oyunlara kıyasla daha kısa bir perde ama yine de tek solukta bitiyor, araya başka şeylerin karışmıyor olması güzeldi. Ancak iki eleştirim olacak ki bunun bir tanesi kralın tahtı konumundaki saçma sapan tekerlekli büro koltuğu. Normal şartlarda İstanbul’da da böyle mi oynanıyor ya da orada sabit bir koltuk vardı da buraya mı taşınamadı bilmiyorum ama hiç hoş görünmüyor. Belki de oyunun modern dünyada da halen geçerliliğini göstermek için böyle bir simge seçtiler bilmiyorum ama çok özensiz bir görüntü sunuyor. Bir diğer eleştirim ise Kral Kreon’un kıyafetine geliyor. Kaftan görüntüsü mü yaratmak istediler yoksa onu da mı modernize ettiler bilmiyorum ama siyah ceketin üzerine dore kumaşı gelişigüzel dökmekle ne yaratmak istediler anlamadık.

Genel hatlarıyla izlenebilir hatta güzel diyebileceğim bir oyundu. Daha detaylı bilgi, tanıtım videosu ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının sitesini ziyaret edebilirsiniz. Buraya buyrunuz.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Soğuk Bir Berlin Gecesi



Sezon bitmeden izleme imkanı bulduğum bir diğer oyun "Soğuk Bir Berlik Gecesi" Barış Eren’in yazıp yönettiği 2 perdelik oyun yaklaşık 2 saat 15 dakika sürüyor. 

2010 – 2011 yılı Sanat Kurumu’nun en iyi kadın ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini kazanan oyunda başrolleri Olcay Akın Kavuzlu ve Fulya Koçak üstleniyorlar. Üstlenmek ne kelime oyunu alıp götürüyorlar; özellikle Olcay Akın Kavuzlu müthiş bir yetenek. Gerçekten çok başarılı bu iki oyuncunun yanı sıra anne rolündeki Ferahnur Barut, ve Peter rolündeki Eray Eserol de yabana atılmayacak bir performans gösteriyorlar. Hele ki Peter’ın yabancıların tarifini yaptığı sahnedeki nefreti, hıncı, kini gayet gerçekçi ve başarılıydı.

Az ve öz oyuncu ile çok iyi iş başaran oyun, kıskançlık düzeyi ile psikopat denebilecek fotoğrafçı Tarık ile Alman Katrine’nin hastalıklı ilişkisine odaklanıyor. Bu ilişkiden yola çıkarak Almanya ve özellikle Berlin’deki yabancıları ve onların yaşadıkları sorunları irdeleyen oyunda Almanların bakış açısına da gayet güzel yer verilmiş. Genel olarak kasvetin hakim olduğu oyunun en sevimli şeyi ise tavşan olmuş.

Sonuç olarak çok güzel oyunculuk performansı izleyebileceğiniz bu oyunu tavsiye ederim. Daha detaylı bilgi, tanıtım videosu ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının sitesini ziyaret edebilirsiniz. Buraya buyrunuz.

29 Haziran 2012 Cuma

Bu Sefer Hazırım

Alegria - Cirque du Soleil


Yaklaşık 1,5 yıl önce Cirque du Soleil ülkemize ilk kez gelmiş ve ben çok istemiş olmama rağmen işlerimi ayarlayıp da bir türlü "Saltimbanco"yu izlemeye gidememiştim. Bu kez "Alegria" ile geliyor Cirque du Soleil ve ben geçen seferden deneyimli olduğumdan işlerimi ayarlamayı düşünecek olursam gene gidemeyeceğimden korkarak işler bu programa göre ayarlansın diyerek daha satışa çıkmadan üyelere özel ön satıştan ilk akşam için biletlerimi aldım. 






 4'ü Anadolu Yakası'nda 4'ü ise Avrupa Yakasında olmak üzere toplamda 8 gösteri yapacaklar. Alegria hakkında detaylı bilgi için sitesini ziyaret edebilir; bilet satın almak için buraya tıklayabilirsiniz. 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Los Vivancos

24 Mayıs'ta Ankara'dan ve 25 Mayıs'ta da İstanbul'dan 7 muhteşem adam geçti :) Los Vivancos...


Los Vivancos


Los Vivancos 7 kardeşten oluşan bir grup. Bu yıl dünya prömiyerini yaptıkları "Aeternum" ile ülkemize geldiler. Flamenko yapıyorlar diyeceğim ama ciddi anlamda yaptıklarına haksızlık etmiş olurum. Ya da şöyle demek gerekir bu adamlar Flamenko yapıyorsa diğerleri gidip kumda oynasınlar.  Her biri profesyonel dans eğitimi almış ve bir süre kariyerlerine ayrı devam etseler de sonradan Los Vivancos'u kurmuşlar. Sadece dans etmekle kalmıyor hemen hepsi bir enstrüman da çalabiliyorlar. 


Her ne kadar kendim beceremesem de dansın hemen her türünü izlemeyi severim. Esasında biletleri alana kadar grup hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordum. Sonra biraz araştırdım ve araştırdıkça merakım ve heyecanım arttı. Neyse ki o ara başka telaşlar vardı da bilet alışımla izlemem arasında geçen 1,5 aylık zaman çabuk geçti. 


Aeternum - Los Vivancos


Beklediğime kesinlikle değen, büyük bir memnuniyet ile ayrıldığım bir gösteri oldu. Öncelikle ilk kez Ankara Congresium'da bir şey izledim. İlk olarak oradan bahsedeyim; çok beğendim. Çok güzel yapılmış. Oturma düzeni şahane. İnanılmaz büyük ve modern olmuş. Otopark yeterli sayıda gibi duruyor ancak otoparkın ücretli olduğunu girişte bir yazı ile belirseler insanlar paralarını hazırlar orada görevlilerle tartışıp arkadaki insanları bekletmezlerdi.


Los Vivancos
Gösteri yaklaşık 2 saat sürdü. Her şeyiyle çok güzeldi ama özellikle sonunda ağzımızın açık kalmasına sebep oldu. Son bölüm kesinlikle muazzamdı. Son bölümden hemen önce esasında gösteri sona eriyor ve alkışların hemen ardından hepsi sahneden inip salonda aralarda koşturarak hepimizin bir kez daha gönlünü kazandılar. Bu kadar komplekssiz oluşları çok hoş. Onların yeniden sahneye çıkmasıyla beraber izleyicilerin hiçbiri yerine oturmadı. İzleyicilerin tamamı ayakta ve tempo tutarken bu sahne gerçekleşti. Önce yazarak anlatmayı denedim ama bir türlü tam olmadı. Sonradan tam da benim izlediğim gün ve yerde gösteriyi izleyen birisinin tam da bahsettiğim kısmını youtube'a eklediğini gördüm. İzleyin işte şöyle bir şey.





Gene olsa bir kez daha gideceğim derecede güzeldi. Olur da izleme fırsatı bulursanız bence kaçırmayın. 



10 Haziran 2012 Pazar

Kafes Arkasında

Kafes Arkasında
Esasında tiyatro sezonu kapanalı çok oldu; ancak ben işlerimin yoğunluğundan son izlediğim oyunları anlatamamıştım. İşte bunlardan birisi Musahipzade Celal'in yazdığı Kafes Arkasında oldu. 2 saatten biraz daha uzun süren oyun 2 perdelik bir komedi. Komedi dediysem sadece ilk yarısı komedi diye de eklemeden edemeyeceğim.

Oyunun ilk perdesi ne kadar keyifliyse ikinci perdesi de bir o kadar sıkıcı ve yorucu. İlk perdedeki kahkahalarınız ikinci perde için güzel düşüncelerle girmenizi sağlasa da ikinci perdedeki bağırış çağırışlar çok yorucuydu. Güzel bir iki espiri ve karakteri resmen sündürmüş ve yazık etmişler.
 
4 karısı ile 4 ayrı evde mutlu mesut yaşarken bir karısının ölümü üzerine eksik kalmamak için yeni bir eş daha almak isteyen hoca efendi rolünde başarılı tiyatro oyuncusu İsmet Numanoğlu var. Her bir karısını namus, iffet kisvesi altında kafesler ardında hapse mahkum etmiş kendisinin ise gözü hala dışarıda. Kesinlikle başarılı bir oyunculuk sergilemiş.


Ama oyunun en başarılı ismi kesinlikle Özgür Öztürk. Kendisine tek kelime ile hayran bıraktı. Hele nefessiz kaldığı sahnedeki mimikleri inanılmaz. İzlenirse sadece onun için izlenir. Ama onun oyunculuğu için bile olsa ikinci yarısı değil. Katlanması çok zordu ikinci perdeye. Yahudi rolündeki başarısıyla Ulaş Ersoy bile kurtaramamış ikinci perdeyi.

Pervin Ünalp ve Selma Bayraktargil'in de oyunculuklarının hakkını yememek lazım. Her ikisi de ilk perdenin incileri. Oyunu alıp götüren isimler. Keşke tek perdelik olsaymış da ben de çok eğlenceli, kesinlikle gidin diyebilseymişim. Haaa ikinci yarıya kalmam tek perde izler çıkarım diyorsanız çok eğlenirsiniz. Gidin o zaman. Ya da daha detaylı kendiniz inceleyemek isterseniz devlet tiyatrolarının sitesine buyrunuz.
 

1 Nisan 2012 Pazar

Game of Thrones

Esasında önyargıdan ve önyargılı olunmasından hiç hoşlanmam. Ama benim de bazı konularda biraz önyargılı olduğumu kabul ediyorum. Popüler yayınlar sanırım bu listenin başında geliyor. Örneğin Harry Potter serisini en sonuncusunun yayınından 1 ay öncesine kadar izlemeyi reddetmiştim. Hayır çocukça falan olduğunu düşündüğüm için değil; bir şekilde yeteri kadar iyi olmadığını düşündüğüm için. Ama izlediğimde özellikle son 2-3 filmin çok başarılı olduğunu fark ettim. 

Aynı şekilde Fight Club filmi de önyargılı olduklarımdan biridir. Kaç yıllık film, IMDB en iyi filmler listesinde ilk 20 içerisinde ve ben o filmi 2011 yılında izledim. Ve "neyin nesi ki bu kadar beğeniliyor" diyerek merakıma yeninilip de izledim. Ama sonuç hiç de tahmin ettiğim şekilde çıkmadı. Tek kelimeyle filme bayıldım. Bir de öyle hala izlemediğim Godfather serisi var ki umarım yakın gelecekte onu da izleyeceğim.


Bu kadar kesin yargılara sahip olmasam da "Game of Thrones" için de benzer bir yaklaşıma sahiptim. Ama bu tamamen bilgisizliktendi. Bu seriyi daha ziyade Tudors kıvamında zannediyordum ve her ne kadar ilk sezonunu büyük bir keyifle izlesem de Tudors'un ikinci sezonunu bitirememiş ve yarım bırakmıştım. İşte bu da öyle bir dizidir diye düşünüyor ve izlemiyordum. Çoook kişi yok yok izle çok güzel dese de nedense izlemek gelmiyordu içimden. Taaa ki bu diziyi önerenlerden birisi Yüzüklerin Efendisi serisini sevdiğime göre bunu da seveceğimi söyleyip olaya damardan girene kadar. İşte o günün akşamında tüm bölümlerini indirip izlemeye başladım ve tek kelimeyle bağımlısı oldum. O günden beri de büyük bir merak ve özlemle bugünü bekliyordum. 1 Nisan yani bugün itibariyle yeni sezonu başlıyor.


Game of Thrones
Güzel bir dizi arayanlara kesinlikle tavsiye edeceğim bir seridir kendisi. George R.R. Martin'in kitap serisinden uyarlamadır. Ben kitapları okumamış birisi olarak ilk sezonda çok büyük şoklar yaşadım. Belki de güzel olan budur diye düşündüğümden ilk sezonu bitirdiğim anda aldığı ilk iki kitabına henüz başlamadım. Sanırım ikinci sezonu bitirmeden de başlamayacağım. Zaten hepi topu 10 bölüm oluyor sezonu. GoT bittiğinde de diğer özlemle beklediğim True Blood başlıyor olacak. Böylesine güzel uyarlamaları hayata geçirdiği için HBO'yu ayakta alkışlıyor ve kendisini en favori kanalım ilan ediyorum.

16 Şubat 2012 Perşembe

George Dandin


İzleme imkanı bulduğum son oyun George Dandin. Moliere'in yazdığı oyun arasıyla birlikte tam olarak 2 saat sürüyor. 7 kişilik oyuncu kadrosu bulunan oyun için yapabileceğim en iyi tanımlama vasatın üzerinde ortalama kriterlerimin ise altında oluşudur.

Dekor olarak fena olmasa da hem oyunculuk performansı hem konusu hem de işleniş yönünden gerçekten vasattan halliceydi. Öncelikle sahnede işi biten oyuncu neden sahnenin köşesinde bulunan sandalyelerde oturup yeniden sırasının gelmesini bekliyor katiyen anlamadım. Her normal oyunda olduğu gibi geçip kuliste sırasını beklese ya... Bir ara o sahnede kullanılması gereken sandalyelerden birisinde sırasını bekleyen başka bir oyuncu oturuyordu pardon deyip verdi sahneye.

Ayrıca son dönemde ortaya çıkan canlı hayvan kullanma işi bu oyun için gerçekten gereksiz olmuş. 2 güvercin, 1 horoz ve 3 tavuğun kullanıldığı oyunda güvercinler bir kafeste; 2 kara tavuk bir kafeste, 1 horoz ile diğer tavuk ise başka bir kafeste sahnede sadece duruyorlar. Rolleri olmadığı gibi güvercinler oyunun sonuna doğru ıslandılar bir de. Tavuklardan ikisi tüm oyun boyunca hareketsiz dururken diğer kafesteki tavuk ise sürekli olarak horozun kafasını didikledi. İkisi arasındaki kavga gürültü tüm oyun boyunca sürdü. Ara ara dikkatimizin oyundan onlara kaymasına sebep oldu.

Ara ara güldürse de genel olarak laf olsun diye izlenecek bir oyun. Tavsiye edeceğim bir oyun olmaz ama izlerseniz de sıkılmazsınız. Daha detaylı bilgi ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının resmi sitesine buyrunuz.

8 Aralık 2011 Perşembe

Elma Hırsızları



Geçen haftalarda izleme imkanı bulduğum son oyun "Elma Hırsızları" oldu. Faruk Erem'in "Bir Ceza Avukatının Anıları" isimli kitabından uyarlanan oyun 2 perde ve yaklaşık 2 saat sürüyor. Ahmet Türkoğlu'nun anlatımı ve her biri birbirinden başarılı erkek oyuncuların yer aldığı oyun gayet güzel. Seyirciye hitap ederek başladığından ötürü sinir olmuştum ama sonrasında bir kez daha aynı hataya düşmediklerinden dolayı bu konuyu es geçiyorum.

Oyunda anlatılan davaların her birinin yaşanmış olaylar oluşu zaten yeterince etkileyici. İnsanın özellikle bazılarına inanası gelmiyor. Ayrıca tüm bunların çok başarılı bir oyunculuk ile sahnelenmesi oyunun en büyük artısı.

Esasında çok klasik olacağını düşündüğümden gitmek istemediğim bir oyundu ama ben gerçekten beğendim ve izlemeyi düşünenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Oyun hakkında daha detaylı bilgi almak ve fotoğraflarına bakmak için devlet tiyatrolarının resmi sitesini ziyaret edebilirsiniz. Bu tarafa buyrunuz..

1 Aralık 2011 Perşembe

Bir Şehnaz Oyun


Turneye gelen oyunları kaçırmamaya çalışırım. 1 haftalık geldiklerinden izlemek için tek şanşımız olduğundan genelde ne yapar ne eder alırım. Bu sezonki ilk turne oyunumuz Adana Devlet Tiyatrosu'nun "Bir Şehnaz Oyun" isimli oyunuydu. İlk gecesinde izleme imkanı bulduğumuz oyun, Turgut Özakman'ın yazıp Fırat Demirağ'ın yönettiği yaklaşık 2 saatlik ve 2 perdelik bir oyun.

1914 yılının İstanbul'unda hatta Galata'sında 1. Dünya Savaşı'nın eşiğinde savaşla alakası olmayan bir eğlence ve cümbüş dünyasında geçiyor. Biraz müzikal, biraz komedi..

Oyun başlarken "Efendim bu akşam size şunu oynayacağız" filan fistan diye başlayan oyunlardan haz etmiyorum. Daha önce de bahsetmiştim oyunun sadece bir oyun olduğunu devamlı seyircinin gözüne sokarsanız o oyun başarılı olmaz, olamaz. İşte malesef bu öyle başlayan bir oyun. Gerçekten çok etkileyici bir sese sahip, arada söylediği solo parça ile sizi sizden alan Boğaçhan Sözmen'in anlatımı ile başlıyor ve onun oyunu keserek sürekli araya giren anlatımlarıyla da devam ediyor. Yani sizin anlayacağınız az biraz bile kendinizi oyuna kaptırmanıza izin verilmiyor. Oyun şöyle bir akıp gidemiyor.

Ehhh hal böyle olunca da İt Hurşit rolündeki Gökhan Doğan, Galata Zaptiye Amiri Recep Efendi rolündeki Hakan Elmasoğlu ve oyun boyunca ismini anlayamadığımız Mazlum Taşkıran'ın oyunculukları heba oldu gitti. Bir de her ne kadar konusu kötü de olsa Ankara'nın sesi güzel oyuncularına alışınca Derya Keyf'i ayrı tutarak söylüyorum şarkı söylemeye çalışan Adana'nın oyuncularının birçoğunu beğenemedik. Hele ki Sumru ve Kumru rollerindeki oyuncuları dinlemek resmen eziyetti.

Zaten 1 hafta için buradaydı ama Adana'da olup da gitmeyi düşünenleri daha detaylı bilgi ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının sitesine alalım.

27 Kasım 2011 Pazar

Red Riding Hood

Red Riding Hood
Red Riding Hood, yeni nesil bir masal uyarlaması. Gayet de başarılı bir uyarlama olmuş. Kırmızı Başlıklı Kız olarak bildiğimiz bu masalın uyarlamasını  ben kesinlikle çok beğendim. Catherine Hardwicke gerçekten de iyi bir yönetmen. Her ne kadar bir çok hatası bulunsa da Twilight fenomeninin başlangıcına imza atan ve inanılmaz bir şöhret kazanan yönetmenin ilk yönetmenlik deneyimi olan Thirteen'i izlemiştim daha öncesinde. Genel olarak başrolleri alışkın olduğu, tanıdığı isimlere verip diğer roller için tanınmayan kişilerle çalışmayı tercih ettiğini düşünüyorum. Twilight'tan tanıdığımız Nikki Reed ile Evan Rachel Wood 13'te, yine Twilight'tan tanıdığımız Billy Burke ile Amanda Seyfried ve Gary Oldman ise bu filmde başrollerdeler. Diğer karakterleri ise inanın pek bir yerden tanımıyorum ama söylemeden geçemeyeceğim Henry ile Peter rollerindeki oyuncular da başarılı bir iş çıkartmışlar.

Özellikle müzik seçimleri ile gerçekten etkileyici olan bu filmi fırsat bulursanız tavsiye ederim. Küçük bir kuble ile filmin neye benzediğini fragmanını izleyerek görebilirsiniz.

20 Kasım 2011 Pazar

Figaro

Geçen hafta izleme imkanı bulduğum Figaro, bu sezon sahneye konulan oyunlardan birisi. Fransız Devrimi sonrasında Napoli'de geçen 2 perdelik oyun yaklaşık 2,5 saat sürüyor. Oyun esas olarak biraz berber, biraz operet, çokça dalavereci ve oyunbaz Figaro'nun etrafında gelişiyor.

Malesef oyun, gerçekten başarılı oyuncuların nasıl basit, sıradan ve bayıcı bir senaryonun kurbanı olabileceklerinin net bir örneği. Öncelikle müzikler çok hoş olmasına rağmen şarkılı anlatıma çok sıklıkla başvurmaları kulak tırmalıyor. Sönmüş Yıldızlar'daki başarılı performansı ile kendine hayran bırakan Deniz Yılmaz'ın o değişik renkteki sesi bile bu sahneleri kurtarmaya yeterli olmuyor. Normal konuşmanın cımbızla çekildiği oyunda senaryoya eklenecek bir kaç fazladan espri oyunu çok daha eğlenceli ve izlenebilir kılarmış. Özellikle Şivan Binici veya Aylin Atilla Konak ya da Aylin Levent seyirciyi tek bir mimik ile güldürebilirken gerçekten yazık olmuş. Hani malzeme olmaz, bu oyuncularla elden gelen bu kadar derler anlarım ama bu ekiple bu iş gerçekten oyunculara büyük bir haksızlık.

Çok bayıcı, bunaltıcı bir oyun değil yine de; hatta bazı yerlerde gülersiniz bile ama tiyatronun daimi izleyicilerinden değilseniz ve seçip izleyecekseniz çok daha güzel oyunlar var sahnelenen. Yine de fazladan birkaç saatiniz varsa ve bunu da göreyim derseniz gidebilirsiniz. Daha fazla bilgi ve oyundan fotoğraflar için devlet tiyatrolarının sitesine buyrunuz.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Friend With Benefits


Friends with Benefits
 Haftasonunda çok keyif alarak izlediğim bir filmdi "Friends with Benefits" Esasında çok klasik, sonu başından belli, merak uyandırıcı bir unsur barındırmayan bir romantik komedi. Bu konuda son dönemde çokça film yapıldı; ama güzel işlenmiş olması, başarılı oyunculuk performansı ve ikilinin birbiri ile uyumunun yerinde olması filmimizi diğerlerinden ayıran bir husus olmuş.

Justin Timberlake öyle inanılmaz bir aktör falan değil ama Mila Kunis son dönemin yükselen yıldızlarından bence. Black Swan'daki Lily rolündeki inanılmaz performansının ardından bu filmde de başarılı bir iş çıkartmış. İleride diğer filmlerini de takip ederim. Justin Timberlake ile Mila Kunis'in ise kesinlikle kimyası tutmuş. Mümkünse başka filmler de yapsınlar, izleyelim.

Yıl başından bu yana bakarsanız aynı konu üzerine kurulu bundan hariç iki film daha izledik. Anne Hataway ile Jake Gyllenhaal'den "Love and Other Drugs" ve Natalie Portman ile Ashton Kutcher'in "No Strings Attached". Hepsinin olayı aynı. Bir şekilde ilişkilerden başı yanan iki arkadaş duygusal anlamda bağlanmadan seks ihtiyaçlarını birlikte karşılayıp hayatlarını daha eğlenceli kılmaya çalışıyorlar. Sonuçta bu tarz bir ilişki ne kadar başarılı olabilirse o kadar oluyor. 

Aynı konuyu işleyen bu üç filmden benim tercihim kesinlikle Friends with Benefits. Öncelikle çok keyifli ve eğlenceli. Evet filmin bir bölümünde cinsellik ön planda ama diğer filmlerde olduğu gibi insanın gözüne sokulan cinsten rahatsız edici bir cinsellik değil. En basitinden gençlik/çocuk filmlerinde bile görmeye alıştığımız bir meme görüntüsü bu filmde mevcut değil. Şöyle söyleyeyim cinsellik var, hatta espirilerle ve konuşmalarla destekleniyor ama görsel rahatsız edicilik yok. Ayrıca diğer ikisinin aksine bu filmde konu başarılı yan karakterlerle desteklenmiş. Diğer iki filmde başroller haricinde akılda kalan başka bir karakter olmazken bu filmde baba rolündeki Richard Jenkins, abla rolündeki Jenna Elfman, azgın anne rolündeki Patricia Clarkson ve gay spor editörü Woody Clarkson ayrı ayrı akılda kalıcı, güzel karakterler olmuş. Son olarak replikler çok daha eğlenceli...

Kısacası arşivimde bulunacak; sıkıldığımda tercihlerim arasında bulunacak ve dönüp dönüp izlemekten keyif alacağım bir film. Şimdi baktım da IMDB'nin de tercihi benim gibi. "No Strings Attached" 6.2 puan alırken "Love and Other Drugs" 6.6 puan; Friends with Benefits ise 6.7 puan almış.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Orkestra

Orkestra

Geçen hafta izleme imkanı bulduğum muazzam bir oyun Orkestra. Konusundan dolayı bir çok kişinin şüpheyle yaklaşmasına sebep olsa da bu sezon kesinlikle izlenmesi gereken bir oyun. Dekoru, sahne düzeni, makyajı, kostümleri ve müzikleri ile ayrı ayrı kocaman alkışları hak eden ve muhteşem tanımlamalarına bire bir uyan bir sanat eseri. 2002 yılında izlediğim Getto oyunundan sonra bir başka yahudi soykırımını anlatan oyunu sevemeyeceğimi düşünürdüm; yanılmışım. Bu da en az Getto kadar; hatta belki de ondan daha güzeldi.

Arthur Miller'in yazıp Ayşe Emel Mesci'nin yönettiği, selam sırasında sahneye sığamayan bir oyuncu kadrosunu bünyesinde barındıran oyun  tam olarak 2 saat 40 dakika sürüyor. Bu kadar uzun olmasına rağmen asla baymayan, çok uzatmışlar dedirtmeyen bir oyun. İnsanı kesinlikle derinden etkileyen ve şu anda tüm dünyaya insanlık dersi veren Almanların esasında neler yaptıklarını, nereden geldiklerini bir kez daha gözler önüne seren bir oyun.

Olaylar Nazi toplama kamplarından birisinde geçiyor. Sıradan bir tanesi değil bu kamp; Auschwitz-Birkenau.. Kadınlar orkestrasına sahip olan tek kamp. Avrupa'nın farklı köşelerinden gelen ve müzik yapma kabiliyeti bulunan yahudi, yarı yahudi, direniş harekatına katılmış olanların gaz odalarına gitmekten kurtularak bu orkestrada kendilerine yer bulabildikleri bir kamp. Amaç gardiyanlara güzel bir müzik ziyafeti vermek ve gaz odalarına gidenleri son yolculuklarına müzik ile uğurlamak. Ama hataya yer yok. Bunun için de devamlı olarak prova yapmalılar. Orkestra güzel çalmaya devam ettiği sürece gaz odaları onlara uzak olacak.

Diğer tüm oyunlardan farklı olacağı fuayeden belli oluyor. 20:00'de başlaması gereken oyun 19:45'te fuayede başlıyor ve sizinle birlikte salona doğru ilerliyor. Havalandırma diye adlandırılan perde arasına çıktığınızda fuayede devam ediyor ve 2. perdenin ardından son sahneyi yine fuayede tamamlıyor. Amaç kendinizi seyirci olarak değil; toplama kampına getirilen yahudilerden birisi olarak görmeniz. Ve bu hedefi gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapmış ve fazlasıyla başarmışlar.
Öylesine etkileyici ki bulunduğunuz ortam, bazen hakikaten kendinizi onlardan birisi zannediyorsunuz. Fuaye ve sahne arasındaki geçişler çok başarılı. Düdükler, bağırışlar ve köpek havlamaları eşliğinde yerinize oturuyorsunuz. Evet iki tane kocaman kurt köpeği de oyuncular arasında mevcut ve görevlerini yerine getiriyorlar. Sahne düzeni oyuna en uygun olacak şekilde tasarlanmış. Her iki yanınızdan devam eden sahne içerisinde yer alıp izlediğinizden çoğunlukla kendinizi oyunun ortasında buluyorsunuz. Katmerli sahne düzeni de çok iyi dizayn edilmiş. Bu da yetmemiş normalde mavi olan tiyatro koltukları ortama uygun olarak siyah örtüler ile kapatılmış. 

Oyun, ortamla birlikte sanki yeterince etkileyici değilmiş gibi bir de yer yer sahnenin en arkasında bulunan sinevizyon gösterileri ile desteklenmiş. O döneme ait en yalın, en katıksız, en acımasız haliyle gösterilen görüntüler yürekleri sızlatan cinsten. Ne kadar büyük bir insanlık dramı olduğu bir kere daha vurgulanıyor.

Ayrıca oyunculuk performansları da birbirinden başarılı. Zeynep Hürol'un başarısını tartışmaya bile gerek yok ama bir de unutulmsması gereken Miraç Eronat var ki muhteşem. Bir insan rolüne bu kadar mı yakışır? Mimikler, tavırlar, davranışlar kesinlikle süper. Eskiden nazi subayı mıydın demek istiyorum kendisine?

Zaman zaman korku öğeleriyle, zaman zaman görselliğiyle sizi içine alan oyun başta da söylediğim gibi muazzam. Gidin ve mutlaka görün. Kaçırırsanız üzülürsünüz. Daha fazla bilgi almak, oyunun fotoğraflarına bakmak için devlet tiyatrolarının sitesine buyrunuz.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı
Geçen hafta Haldun Taner'in yazıp Semih Sergen'in yönettiği "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" isimli oyuna gittik. Hayatımında izlediğimiz en kötü tiyatro oyunuydu diyeceğim ama sonuna kadar izleyemedik bile. Çok acımasız bir eleştiri gibi görünebilir ama inanın değil. 10 küsür yıldır Ankara'da sergilenen ve Ankara'ya turneye gelen devlet tiyatrosu oyunlarının büyük kısmını izleyen, tiyatronun daimi seyircilerinden birisi olarak bu yorumu yaptığımı düşünürseniz oyunun vahametini varın siz düşünün.

Öncelikle tiyatronun başarısı bence oyunculara bağlıdır. Çok güzel bir senaryoyu oyuncular batırabilir ya da çok kötü bir senaryoya rağmen oyuncular için katlanabilirsiniz. Dolayısıyla ilk eleştirim oyunculara olacak. Semih Sergen çok başarılı bir yönetmen, iyi bir şair ve yıllanmış bir oyuncu olarak mükemmel bir akıl hocası falan olabilir; bilemem ama artık sahnenin önünde yer almasın. Hele ki başrolde!! Hem de genç bir damat rolünde!!! Adam kayınpederi rolündeki kişiden çok daha yaşlıyken nasıl bir inandırıcılık bekliyorsunuz?? Eskiden çok başarılı bir oyuncu olabilir ama artık söylediklerinin çoğu anlaşılmıyor. Sahneyi gençlere bırakmasının vakti gelmiş. Ya da sadece sahne özlemini gidermek için geçen hafta "Kantocu"da izlediğimiz yıllanmış çınarlar gibi 10 dakikalık küçük rollerde yer alacak ve sonunda en büyük alkışı alanlardan olacak. 

Tiyatro zor zaanat. Esasında rol yaparsınız; rol yaptığınızı, yaşananların gerçek olmadığını bunun bir oyun olduğunu herkes bilir; ama rol yaptığınız belli olursa başarısız olursunuz. Oyuncuların konuşması, davranışları, mimikleri gerçek gibi olmalı. En azından oyun boyunca aynı şekilde devam etmeli. Ermeni şivesi ile konuşmaya çalışan biri olmamalı karşınızda; gerçekten Ermeni sanmalısınız o kişiyi. Arada karıştırıp düzgün Türkçe konuşmamalı kişi; her daim aynı tonlamada olmalı. Olmuyorsa oldurmalı; hala olmuyorsa zorlamamalı. Ya oyuncuları değiştirecekler ya da bu oyunu sahnelemekten vazgeçecekler.

İkinci eleştirim senaryoya geliyor. Oyunculuk berbat da senaryo çok mu güzel; hayır. O da en azından onun kadar berbat. Sahneleyecekleri oyunun provasını yapan bir kumpanyanın oyuncuları izliyoruz. Sahneleyecekleri oyun da berbat ötesi. Dekor deseniz zaten yok.. Yani daha kötü olabilir miydi derseniz; hayır sınırları zorlamış ve en kötüyü yaratmışlar.

Merak ediyorum oyun sahnelenmeye hazır hale gelmeden önce izleyip dürüstçe fikrini beyan eden olmadı mı hiç?? Bu olmadı, zorlamayalım ve geçen sezonlardan sevilen bir oyunu yeniden sahneleyelim diyen çıkmamış mı? Kapalı gişe oynayan onlarca oyun vardı. Mesela "Sen de Gitme Triyandafilis" veya "Çiçekleri Sarı Kıza Yedirdim" ya da "Aslan Asker Şvayk" hatta "Hayvan Çiftliği" Varın onlardan birini oynayın yeniden ve izlemeyen ya da yeniden izlemek isteyenler izleyip övgüyle bahsetsinler.

Haaaa diyebilirsiniz ki "ikinci yarıyı izlemeden çıkmışsın; esasında ikinci yarıda mucizeler yarattı; muhteşemdi, sen kaçırdın" o zaman da ilk yarının sonlarına doğru ikinci yarıya ilişkin ışık yakmadığına yansınlar. Çünkü emin olun tek çıkan biz değildik. Salonun en azından dörtte biri söylenerek terk etti salonu.