amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2012 Çarşamba

Görülesi Bir Yer : Carmel by the Sea

Geçen yıl gittiğimiz Amerika seyahatimizde mutlaka gitmemiz söylenen bir diğer yer Carmel'di. İnanılmaz güzel bir tatil kasabası.

Carmel by the sea yolunda

Carmel by the sea yolunda

Carmel by the sea
Gerçi biz Kasım ayında gittiğimizden çok tenhaydı ama bu haliyle bile çok beğendik. Gündüzleri kalabalık olan caddeler akşamın erken saatlerinden itibaren boşalıyor. Ama bu boşluk yanıltıcı olabiliyor. Çünkü her ne kadar caddeler boş da olsa bazı restoranlarda yer bulmak mümkün olmuyor.

Carmel by the sea


Carmel by the sea

Kaldığımız otel çok sıradan bir oteldi ama sadece temiz ve rahat bir yatak aradığımızdan bizim için yeterliydi.

Carmel by the sea

İncecik kum olan gayet geniş ve güzel olan kumsala oranın sembolü niteliğindeki selvi ağaçları eşlik ediyor.   

Carmel by the sea
 
Carmel by the sea
Burası da hemen şehrin çıkışındaki kayalıklardan...

Carmel by the sea
 
Carmel by the sea

 
Carmel by the sea
Çok güzel, görülesi bir yer. Çok sevdik biz.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Huzurun Diğer Adı Lake Tahoe

 İkinci Amerika seyahatimizi planlarken mutlaka uğramam tavsiye edilen yerlerden birisi Tahoe Gölü'ydü. Ünlü yazarların gidip inzivaya çekildikleri ve romanlarını yazdıkları yerlerden birisi. Bu gölü görmek için California ile Nevada eyaletinin sınırında yer alan adıyla uyumlu "Stateline"a gittik. Bir tarafı saf huzur olan kasaba kıvamındaki şehrin ortasından eyalet sınırı geçiyor ve Nevada Eyaleti'nin başladığı diğer yanda ise iki kocaman otel ve casinoları ile kumar cennetine adım atmış oluyorsunuz. Biz de hem huzurun hem de casinoların tadını çıkarttık. Çok başarılı olmasa da sizi çektiğimiz fotoğralarla başbaşa bırakayım.

Tahoe Gölü Yolu


Tahoe Gölü Yolu

Tahoe Gölü - Stateline

Tahoe Gölü - Stateline

Tahoe Gölü - Stateline
Kaldığımız otel Harveys; karşısında da aynı grubun diğer oteli Harrahs var. Gayet memnun kaldık otelimizden; odaları çok güzeldi. Casinosu  da Las Vegas'takilere kıyasla küçük olsa da yeterliydi. Akşam yemeğimizi otelin altındaki Hard Rock Cafe'de yedik. Buranın buffalo wings'ine bayılırım. Hele ki heavy metal sosluysa. Bir zamanlar Ankara'da vardı ve kapandığında çok üzülmüştüm.


Tahoe Gölü - Hard Rock Cafe
Stateline'ın arkasında yer alan dağlar aynı zamanda kayak merkezi olduğundan her kayak merkezinde olduğu gibi burada da kar için dua ediliyor..
 
Tahoe Gölü - Hard Rock Cafe


14 Haziran 2011 Salı

Heyecanın Doruk Noktası

Heyecan, adrenalin, hız ve bağımlılık yapan tutku Rollercoaster... Kesinlikle büyük bir tutku ile seviyorum. Oysa ki ilk binişimi hatırlıyorum da ne komiktim. Mideme kramplar giriyordu. "Buralara kadar geldim; binmeden dönmem" diyordum ama korkudan da bacaklarım neredeyse titriyordu. Hem de ilk bindiğim Sea World'deki Kraken'dı. Dualar eşliğinde bindiğim ilk seferin ardından koşarak ikinci kez sıraya girdim. Böylelikle bu tutku da başladı ve devamı geldi.

Kraken'ın yakından düzgün fotoğrafını çekmek mümkün değildi; o nedenle fotoğrafı helikopter turu yaptıran bir firmanın sitesinden aldım. Arkada görünen de Journey to Atlantis. Bot ile dolaşılan ve genellikle yüksek bir düşüş ile biten atraksiyonlardan birisi.  

Sea World Kraken

Ama favorim Universal Studios'daki rollercoasterlar. Bunların başında Hulk geliyor. Her gidişimde defalarca hatta peşpeşe 4 kere bindim. Fotoğrafta bir kısmını görebiliyorsunuz. Diğerlerinden farklı olarak Hulk bir geri sayımın ardından kapalı alandan gökyüzüne doğru fırlayarak rampadan çıkıyor. Her seferinde muazzam bir duygu...

Universal Studios Hulk Rollercoaster

Bir diğer favorim 2010 yılında yeni açılan Hollywood Rip Ride Rockit. Muazzam bir şey. İlk gördüğünüzde nasıl yani olduğunuz ama bindiğiniz anda bir dahasını istediğiniz bir eğlence. Enerji dolu. O kadar ki alet binmeniz için durmuyor. :)) Sadece yavaşlıyor; siz hazır bekliyorsunuz; bir öncekiler hızlıca iniyorlar ve siz yürüyen bir bant üzerinde hızlıca yerinizi alıp güvenlik bariyerini kapatıyorsunuz. Hemencecik dinlemek istediğiniz müziği seçiyorsunuz. Size özel kulaklarınızın yanında hoperlörler var; herkes kendi istediği müziği dinliyor. Ayrıca müzikle birlikte ellerinizi daha rahat hareket ettirebilesiniz diye sadece belinizden bağlısınız; omuzlarınız ve elleriniz serbest. Sonra fotoğrafta da rahatlıkla görülen 90 derecelik bir tırmanış başlıyor; ardından hızlıca bir düşüş ve gerisi geliyor. Kesinlikle muhteşem bir deneyim. 

Hollywood Rip Ride Rockit

İki adet rollercoaster'dan oluşan eski adıyla Dueling Dragons ya da yeni adıyla Dragon Challenge. Birisi Ice diğeri Fire. İkisi de farklı tatlara sahip güzellikler. Mavi renkteki ice daha az dönüşlü ve daha sakin; kırmızı renkteki fire ise daha hareketli ve dönüşlü. Binmeye doyamadığımız eğlencenin başta gelenlerinden. Yine resmini çekmek tam mümkün olmadığından yardım alıyorum. :)



Daha net anlayabilmek için aşağıdaki çizime bakabilirsiniz. Her ikisi aynı anda hareket edip rampayı tırmanmaya başlıyorlar ve aynı anda yokuştan aşağı iniyorlar. Böylece yolun yarısında karşılaşıp bir üstteki kare yakalanabiliyor.


Türkiye'de bile artık hemen her büyük lunaparkta bulunan büyük düşüşlerden birisi olan Universal Studios Dr. Doom's Fearfall. Çok klasikleşmiş bir deneyim. Ama parkı yukarıdan görmek için güzel bir yol.  

Universal Studios Dr. Doom's Fearfall

Ya da ona benzer bir nitelikte ama bir hikayeye dayandığı için farklı olan Disney World'deki The Twilight Zone Tower of Terror var. Otel asansörüne binmiş masumane bir gezi yaparken birden asansör kontrolden çıkıyor ve fotoğrafta gördüğünüz boş pencerelerden dışarı sarkmaya başlıyor. Tekrar pencere kapanıyıor siz başka kata hareketleniyorsunuz ve o anda yeni bir pencere açılıyor. Biraz korku biraz seyir. Parkı yüksekten görmek için de güzel bir yol.

Disney World The Twilight Zone Tower of Terror

Bir de iç mekanlarda olanlar var ama onları fotoğraflayamadık. Örneğin The Simpsons Ride, Space Mountain, Harry Potter and the Forbidden Journey, Revenge of the Mummy, Spiderman, MAn in Black, Twister gibi. Hepsinin yeri ayrı.  

Tam olarak rollercoaster kategorisine dahil olmasa da Disney World'deki Big Thunder Mountain Railroad eğlenceli olan küçük atraksiyonlardan birisi. Ufak tefek göründüğüne bakmayın bayağı hız yapıyor ve keyifli.

Disney World Big Thunder Mountain Railroad

Atlantis gibilerden de her parkta bulunuyor. Onlar rollercoaster olarak sayılmasa da onları da seviyoruz. :)) İşte yüksekten düşüşü ile karşınızda Atlantis.

Sea World Journey to Atlantis

Ya da Universal Studios'daki Dudley Do-Right Ripsaw Falls. Sırılsıklam olmanız garanti. :) Eğer siz tam olarak ıslanmamışsanız diğerlerinden kendinizi eksik hissetmeyin diye benim fotoğrafı çektiğim köprünün üzerinde su tabancaları var. :)) 25 cent atarak gelenleri ıslatabiliyorsunuz. Emin olun mutlaka su tabancası ile sizi ıslatmak için hazır bekliyor olacaklar.

Universal Studios Dudley Do-Right Ripsaw Falls

Yaklaşık 7-8 dakikalık sevimli müzikler ve görüntüler eşliğinde yapılan bir bot seyahatinin ardından bir düşüş ile sonlanan Disney World'deki Splash Mountain diğer örneği.

Disney World Splash Mountain

Ama bu aletlere binmek de öyle kolay değil. Her biri için en az 30 dakika sıra beklemeniz gerekiyor. Bazılarında bekleme süresi 1,5 saati bulabiliyor. Onları bir kenara not edip sonra gelmek üzere oradan ayrılıyorsunuz. Bekleme süresinde sizi meşgul etmek için yiyecek ve içecekler hemen her yerde bulunabiliyor. Sıra içerisinde bilimum yerlerde su için musluklar var ve sıkılmanızı önlemek için görsel bir kaç şey etrafa yerleştirilmiş durumda. Ama neticede bekliyorsunuz.

Harry Potter and the Forbidden Journey

Örneğin Harry Potter'da 45 dakikalık bekleme süresi cidden azdı. En aşağı 75 dakika gördüğümüz için daldık hemen. Bu da  bekleme sırasından bir görüntü.

Harry Potter and the Forbidden Journey

Ancak parkın kapanış saatlerine yakın sıra bekleme 10 dakikaya falan iniyor. Bir tek istisnası var. Herhangi bir tatilin olmadığı pazar günleri daha boş oluyor. Genellikle insanlar pazar günleri evde dinlenmeyi tercih ederlermiş. Zaten alışveriş merkezleri olsun; diğer aktiviteler olsun pazar günleri diğer günlere kıyasla çok daha erken saatlerde kapanıyor. 

Gitmek lazım. Mutlaka görmek lazım. Eğlencenin dibine vurmak lazım. Hayatı çocuk gözüyle tekrar yaşamak lazım. Gençliğin tadına tekrar varmak lazım. Tüm sorunları unutup kendini kaybetmek lazım. Yaşadığını hissetmek lazım. İçindeki çocuğu beslemek lazım.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Orada Olmak Vardı...

Öyle gaza gelmiş durumdayım ki bu ara anlatamam. Tatil istiyorum... Seyahat etmek istiyorum... Yeni yerler görmek, sevdiğim yerlere yeniden gitmek istiyorum...

İnsanın yılda en az bir kez deniz ve bir kez de kar görmesi gerektiğini düşünen benim gibi çok insan vardır. Ama ben buna bir ilave daha yapmak istiyorum; en az bir kez de çocuklar gibi eğlenmeli. Ehhh bunun da en güzel yeri ORLANDO...

O kadar güzel, o kadar çok sevdiğim bir yer ki... İki kere gittim, 102 kere daha gitsem sıkılmam herhalde. Bir kere çok sakin, huzurlu ve stresin olmadığı bir yer. Evet biliyorum tatilde zaten stresin işi yok ama başka tatillere gittiğinde buradaki kadar huzurlu olamıyorsun / olamıyoruz. Olmadık bir anda trafiğe takılıyorsun ya da adamın biri sinirini hoplatıyor ya da oteldeki bir aksaklık sinirini bozuyor vs.  Burada böyle aksilikler olmuyor mu dersen oluyor ama havasından mıdır suyundan mıdır bilinmez ama sen farklı oluyorsun. Sorunlara her zaman verdiğin tepkileri vermiyorsun. 

Şehir merkezinin göbeğinde bile trafik sıfır denecek kadar az. Dolayısıyla trafikte sıkışmıyor, acelesi olan sürücüler tarafından zorlanmıyor ya da sorun yaratacak bir şey karşınıza çıkmıyor. Onun dışındaki sorunlarda ise nedense bir sakinlik hali çöküyor üzerine ve umursamıyorsun. Mesela son gidişimizde kaldığımız odanın havalandırma sisteminde bir sorun vardı. Nispeten sezon dışı zamanda gittiğimiz için geceleri devreye girmesini istemedik; ancak ne yaparsak yapalım kafasına göre çalışıyor, kafasına göre duruyordu. 2 kere yapmayı denediler; onlar varken olmuş gibi yapıp gece yeniden aktive oluyordu. Biz mi ne yaptık? Hiiiçç. Odamızı değiştirmelerini bile talep etmedik. Gayet umursamaz bir tavır takındık ve pikemizi üzerimize çekip yattık.

İnsan burada eğlenceye doyuyor ve kafasında değil sorun, hiçbir şeye yer olmuyor. Tek düşünceniz acaba önce hangisinden başlasak oluyor. Universal Studios kendisiyle yarış içerisindeymiş, her yıl bir öncekini aşmak istermiş gibi her yıl yeni bir aleti devreye sokuyor. Dolayısıyla her yıl sizi bekleyen bir yenilik oluyor. Disney desen gez gez bitmiyor. Seaworld, Aquatica gibi diğer parklar da cabası. Eğlence hiç bitmiyor. Alışveriş desen hem büyük mağazaların hem de Outlet center cenneti. İnsan daha ne ister... Gitmek ister. Her yıl bıkmadan usanmadan gitmek ister. İstiyorum... Gidemediğimde ise fotoğraflarına bakıp avunuyorum. Geçen gidişimizin fotoğrafları yanımda yok. Detaylı anlatım ve fotoları daha sonraki yazılarada bulabilirsiniz. Şimdilik Aquatica Su Parkının fotoğrafları ile idare edin.
Aquatica Su Parkı


Aşağıdaki fotoğrafta uzakta görülen taş yapı ve rollercoaster Sea World Parkı'na ait. İnanılmaz zevkli bir rollercoaster; peşpeşe 2 kere bindik :)) Diğer taş yapı ise Journey to Atlantis. Yani su içerisinde bir bot ile yapılan bir yolculuk. 

Aquatica Su Parkından Seaworld'deki Kraken Rollercoaster Görüntüsü
 
Aquatica su altı tüneli
Aquatica su altı kaydırağı ve yunus eğitmeni

Aquatica su altı kaydırağı ve yunus eğitmeni
 
Aquatica su altı kaydırağı

Siz kaydıraktan kayarken bu sevimli yunuslar etrafınızda oluyor. Gerçi su ve hızdan gözleri açmak biraz zor oluyor ama olsun; dışarıdan izlemesi bile güzel.

Aquatica'daki yunuslar

Devamı gelir bu serinin ama bakalım ne zaman...

10 Nisan 2011 Pazar

Fikrim Geldi!!!!

Evet evet fikrim geldi!! Son dönemde malesef çalıştığım kurumun İstanbul'a taşınması gündemde. Ben de İstanbul'a gitmek istemeyenlerden birisi olarak acaba ne yapsam; ne etsem de Ankara'da kalsam grubunun bir üyesi olarak bugün aklıma bir fikir geldi. Her zaman derim; başarılı olmak için ya yapılmayanı yapmalı ya da Türkiye'de olmayanı getirmelisin diye. İşte bu düşünceden hareketle çok acıktığım bir anda aklımda bir ampul çaktı.

Amerika'da olduğumuz süre içerisinde defalarca kere yediğimiz ve bayıldığımız bir zinciri Türiye'ye getirmek. IN-N-OUT Burger. Zamanında Jackson Rathborne'un bir röportajını çevirmek amacıyla okurken en sevdiği fast-food'un IN-N-OUT Burger olduğunu öğrenmiştim. Kendimi ona yakın mı hissettim bilinmez ama Amerika'dayken bu röportaj aklıma geldi ve hadi deneyelim dedim. Denemekle kalmadık ikişer tane hüplettik. :)


1948 yılında kurulan IN-N-OUT Burger'in tamamı California, Arizona ve Nevada eyaletlerinde olmak üzere 258 tane şubesi bulunuyor. Girdiğimiz her şubesinde yoğun bir kalabalık ile karşılaşıyorsunuz. Adamlar iyi oldukları tek şeyi yapıyorlar; çeşit yapma gereği hissetmemişler. Menülerinde sadece hamburger ve onun türevi olarak çizburger ile double çizburger var. Tabi ki patates kızartması ve kola eşliğinde. Ama patatesler dondurulmuş falan değil; gayet taze ve her biri restoranda kızartılmadan önce doğranıyor. Et olarak da %100 dana eti kullanıyorlar. Ortaya ise muazzam görüntülü enfes bir lezzet çıkıyor ve asla bir tane yeterli olmuyor. İki tane yemeden rahat edemiyorsunuz. :) Biz burgerleri gelir gelmez tüketmekle o kadar meşguldük ki fotoğraf falan çekmek aklıma gelmedi. Görsel bu siteden alınmıştır.


Valla ne Mc Donald's ne Burger King ne de Arby's; kesinlikle favorim IN-N-OUT Burger. Eğer ki İstanbul'a taşınma işi kesinleşirse Amerika'nın geri kalanına bile vermedikleri franchise hakkını  Türkiye'de bana verirler mi sanmam; ama denerim. :) Neyse eğer yolunuz o bölgeye düşerse mutlaka deneyin; hatta bir değil en az iki tane de benim yerime yiyin lütfen.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Bir Fobim Vardı Adı Bile Yoktu...

Evet adını fobiler listesinde bile bulamadığım; ama yakın arkadaşlarımdan birisinde de olduğunu bildiğimden fobi olarak tanımlayabileceğim bir fobim var. Belki de vardı demeliyim. Çünkü yenmiş olma ihtimalim var.  

En iyi tanımlama olarak boşluk fobisi diyebilirim. Genellikle ilk duyanlar tarafından yükseklik korkusundan bahsettiğim zannedilse de yükseklikle alakası yok. 6. katta oturan biriyim ve balkondan ya da camdan rahatlıkla sarkarak bakabilirim ya da birçok yüksek binanın tepesine çıkıp etrafı rahatlıkla izlemişimdir. Benim bahsettiğim 1 metre yükseklikte bile olsun fark etmiyor. Altı boş olan basamaklar; örneğin metal yangın merdiveni, ya da tahta ve ipten yapılan aralarında ufak boşuklar bulunan köprüler gibi yerlere basmakta zorlanıyorum. Mümkünse basmamayı tercih ediyorum. Yok mecbursam genelde bacaklarım titreyerek hızlıca koşarak geçmeliyim. Durup düşünmeye kalktığımda yanımdakinin koluna yapışıp olduğum yerde donuyorum çünkü.

Böylesine bir fobisi olan insanın gitmemesi gereken birkaç yer vardır. Bunlardan birisi de Grand Canyon Skywalk. :)


Duymuşsunuzdur; 2007 yılında Grand Canyon milli parkından Las Vegas'a 100-150 km daha yakın bir bölgede yine Colorado Nehri'nin üzerinde Grand Canyon'a bakan bir seyir terası yapıldı. Ama ne seyir terası. Esasında bir kaç farklı etaptan oluşan bu projenin en önemli bölümü yukarıda kendi çektiğim fotoğrafta gördüğünüz bu seyir terası. Bunu haricinde başka izleme alanları, kızılderili kabilesinin kamp alanının canlandırıldığı bir bölüm vs. var.


Bu da kızılderili kabilesinin kamp alanından kendi çektiğim bir görüntü.


Las Vegas'tan turlar var ancak biz zaten Amerika'nın doğu kıyısını araba ile dolaştığımızdan arabamız vardı ve onunla gitmeyi tercih ettik. Grand Canyon Skywalk'a Las Vegas'tan yaklaşık 3 saatlik bir yolculukla ulaşıyorsunuz. Ama Nevada ile Arizona arasında saat farkı olduğundan 1 saat de oradan kaybediyorsunuz. Bir bunu hesaba katamadığımızdan kapanış saatinden önce dolaşma programımızı tam olarak tamamlayamadık. :( Yolun bir kısmı otoban, bir kısmı gidiş geliş güzel bir asfalt yol, son kısmı ise toprak yol. Allahtan tedbirliyiz de cip kiralamıştık; hiç zorluk çekmedik. Yoldan resimlerimiz...

Karşıdan gelen mor renkli araç tur otobüslerinden birisi. Biz yeni gidiyoruz ama erken gidenler dönüş yoluna geçmişti bile.


Kızıl kayalıklar karşıdan göründü bile...

Az kaldı son 30 km.'lik toprak yola geldik bile.


Hertz'den kirladağımız Chevrolet cipimizi kullanan ben.


Ve huzurlarınızda uçsuz bucaksız, dibi görünmeyen Grand Canyon.



Bir müddet bulunduğumuz yerden manzaranın tadını çıkardıktan sonra bir cesaret buralara kadar gelmişken Skywalk yapmamak olmaz dedim ve çıktım. Ayağınıza bir galoş giyiyorsunuz ve güvenlikten geçip terasa çıkıyorsunuz. Terasın her tarafı cam; ancak korkulukların bulunduğu kısımlar buğulu cam, ortası ise şeffaf cam. Bir de camların aralarında 1 cm'lik boşluklar var. Aman tanrımmmm!!! Sanırım kalpten gideceğim.

Derin bir nefes alıp ilk adımı attım ve terasa çıktım ama çıktığım noktada kedi misali korkuluklara yapıştım kaldım; hareket edemiyorum. Yanımdan insanlar geçiyor, küçük çocuklar korku nedir bilmez halleriyle yerde yuvarlanıyor, etraftaki herkesten hayret nidaları yükseliyor, eşim şaşkınlık ve hayranlıkla etrafa bakınıp geziniyor ama bir yandan da beni yüreklendirmeye çalışıyor; ben ise gözlerim ayağımdaki galoşlarda, sinirden ve korkudan gülüyor ama korkuluktan elimi bir an olsun ayırmıyorum. Kilitlendim kaldım. Tek yapabildiğim "ne işim var benim burada" diye söylenerek gülmek. Bu vaziyette geçen yaklaşık 15 dakikanın ve bir iki başarısız denemenin sonunda bir bebeğin ilk adımı gibi ürkek ve çekingen bir adımla buğulu camdan şeffaf cama geçiş yapabildim. Önce korkak korkak sonra biraz daha cesurca adımlar atarak dolaştım, manzaranın tadını çıkarttım hatta o çok korktuğum camın üzerinde yatarak poz bile verdim. :))

İlk açıldığı zamanlarda insanların fotoğraf makinalarına izin veriyorlarmış. Ama gelinen durumda bırakın fotoğraf makinasını, cep telefonuna, çantaya bile müsade etmiyor; girişte size tahsis ettikleri bir dolapta çıkışta alınmak üzere saklıyorsunuz. Yani terasa elinizde sadece bir adet dolap anahtarı ile çıkabiliyorsunuz. Orada bir kaç fotoğrafçı herkesle tek tek ilgilenip fotoğraflarını çekiyor. Gittik mi gittik. Çıktık mı çıktık. Hatta fotoğraf için yerlere bile yattık. Ancak gelin görün ki tanesini 30 $'dan sattıkları için soycuncu olarak addedip fotoğraflarımızın hiçbirisini almadık. O nedenle orada malesef fotoğrafımız yok. Ama sizi Grand Canyon Skywalk'un sitesinden aldığım fotoğraflarla başbaşa bırakayım.




Dünyadaki o tarih itibariyle inşaa edilmiş tüm gökdelenlerden çok daha yüksek. Resimde en yüksek binalarla karşılaştırılmış. 


Fobim geçti mi bilmem ama ölmeden önce yapılacaklar listemden bir şeyin daha üzerini çizmenin mutluluğuyla otele döndüm. Darısı listedeki diğerlerinin başına...